KARISININ YAKILMASI SIRASINDA

Küller Soğumadı: Julian Keats’in Laneti

Ateşin sesi son olmalıydı.
Julian Keats içinse, o ses yalnızca ölümün değil, Elara’nın ardından gelen sessizliğin de sonuydu. Fakat fırının önünde, ipeklere sarılı solgun bedenine baktığında, alevlerin ışığı huzuru değil; derin bir huzursuzluğu yansıtıyordu.

Sonra, neredeyse fark edilmeyecek bir şekilde, Elara’nın karnı hareket etti.
O an Julian’ın zihninde bir şey kırıldı. İmkânsızdı, delilikti. Ama oldu. Ve o andan sonra Keats malikanesinde hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Ailenin Gölgesi

Julian, hastaneler ve özel kliniklerden oluşan bir servetin varisiydi. Fakat kalbini, sahil kasabasında sade bir yaşam süren edebiyat öğretmeni Elara’ya kaptırmıştı. Aşkları sessizdi, yükümlülüklerin arasına sıkışmıştı. Ama Evelyn Keats —Julian’ın annesi— bu ilişkiyi asla onaylamadı.

Evelyn için mesele sınıf değildi; kontrol meselesiydi. Ailenin serveti, itibarı ve mükemmeliyet imajı onun ellerindeydi. Elara ise bütün bu düzenin kırılgan dengesini tehdit ediyordu.

Julian, sevginin onları koruyacağına inanmıştı. Yanılıyordu.
Elara hamile kalınca Evelyn’in maskesi çatladı. Ziyaretler sıklaştı, sorular keskinleşti. “Aile onaylı bakım” bahanesiyle her şeyi denetlemeye başladı. Bir sabah Elara’ya çay getirdi.
“Eski bir aile karışımı,” dedi. “Sabah bulantılarına iyi gelir.”
O gün, Elara baygın halde merdivenlerde bulundu.

Hastane kalp yetmezliği dedi. Travma yok, suç unsuru yok…
Sadece ani ölüm.

Ama Elara’nın komodininde sakladığı ultrason görüntüsü, küçük bir kız bebeğin varlığını gösteriyordu. O da onunla birlikte kaybolmuştu.

Ateşin İçinde Bir Hareket

Evelyn, tüm işlemleri devraldı. “En iyisi bu,” dedi. “Bırak gitsin.”
Julian itiraz ettiğinde soğuk sesiyle ekledi:
“Bu aile ölülerini yakar. Biz her zaman böyle yaptık.”

Ve sisli bir öğleden sonra, ailenin eski krematoryumunda toplandılar. Julian, Elara’nın hareketsiz bedenine dokunduğunda elinin hâlâ sıcak olduğunu fark etti. Sonra —o lanetli anda— karnı yeniden hareket etti.

“Durun!” diye bağırdı. “Hareket etti! O yaşıyor!”
Ama Evelyn sadece başını salladı.
“Kas spazmı,” dedi buz gibi bir sesle.
Fırın kapağı kapandı.
Ve ateşin sesi dünyayı yuttu.

Gerçeğin Külleri

Julian geceler boyunca uykusuz kaldı. Elara’nın çığlıklarını, ninnilerini, duvarlardan gelen fısıltıları duymaya başladı. Bir sabah külün altında garip bir koku fark etti: acı, topraksı, keskin — Evelyn’in çayının kokusu.

Araştırdı. Toksikoloji raporu “temiz” görünüyordu, ta ki doktor itiraf edene kadar:
“Kanında Digitalis vardı… yüksek dozda kalbi durdurur.”

Bu bir kalp yetmezliği değil, cinayetti.
Ve Evelyn bunu örtbas etmişti.

Julian’ın aklı paramparça oldu. Kendi evinde Elara’nın parfümünü, duvarlarda nabız gibi atan uğultuları duymaya başladı.
Bir gece annesini aynı çayı hazırlarken buldu. “Eski bir aile ilacı,” dedi Evelyn, başını kaldırmadan.

Julian sadece fısıldadı: “Neden?”
Kadın gülümsedi.
“Çünkü saflık korunmalı. Bu soy lekesiz kalmalı. O kadını buraya getirdiğinde, bu eve hastalık getirdin.”

İki gece sonra Evelyn Keats öldü. Kalp krizi, dediler.
Julian onları düzeltmedi.

Ama krematoryumda, alevler yükselirken annesinin bedenine fısıldadı:
“Acaba sen de hareket edecek misin?”

Görevliler, o anda Julian’ın güldüğünü söyledi.

Küller Hiç Soğumadı

Aylar geçti. Keats malikanesi sessizliğe gömüldü. Julian ortadan kayboldu. Kasaba halkı hâlâ o şapelden uzak durur.
Gece yarısı içeri bakanlar, fırın camında bir kadının yansımasını gördüklerini söyler:
karnı, sanki içinde hâlâ doğmayı bekleyen bir şey varmış gibi inip kalkar.

Ve duymaya cesaret edenler, Julian’ın kaybolmadan önce fısıldadığı o son sözleri tekrarlayarak titrerler:

“Ateş her şeyi bitirmez.
Bazen ölmesi gerekenlere hayat verir.
Küller asla soğumadı. Gerçek de öyle.”

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top